Meditasyon
Meditasyon, “belli ritüelleri ve egzersizleri yaparak farklı bilinç düzeyine ulaşmak” amacıyla yapılır. Bahsedilen ritüel ve egzersizlere ise şunları örnek verebiliriz: nefesi kontrol etmek ve düzenlemek, dikkat alanını önemli ölçüde kısıtlamak, dış uyaranları ortadan kaldırmak, yoga vücut pozisyonlarını gerçekleştirmek ve bir olayın ya da sembolün zihinsel imgelerini oluşturmak. Meditasyon sonucu kişi kendini zihinsel ve fiziksel olarak rahatlamış hisseder ve kendisine hoş gelen hafif oranda değişmiş öznel bir düzeye erişir. Hatta bazı kişiler aşırı meditasyon sonucu mistik deneyimler yaşayabilir. Bu deneyimler sırasında kendilerine ilişkin farkındalık duygularını kaybedip daha kapsamlı ama tanımlayamadıkları bir bilince sahip olma duygusunu yaşayabilirler. Bu türden meditasyon tekniklerinin bilinç durumunda bir değişikliğe yol açabilmesi çok eski zamanlardan beri görülmüştür ve Budizm, Hinduizm, Yahudilik ve Hristiyanlık gibi belli başlı bütün dünya dinlerinde yaşanmıştır.
Hipnoz
Hipnoz terimi yunan uyku tanrısı olan Hypnos’dan gelmektedir. Fakat uyku ile hipnozun bir alakası yoktur, insanlar bazen aşırı rahatlamış ve uykuya benzer haldelermiş gibi görünebilirler aynı zamanda insan gerçekten uykuya dalıyor olsa hipnoza da cevap veremezdi. Hipnoz, insanların kendilerine yöneltilen telkinler doğrultusunda algıda, motivasyonda, öz kontrol düzeyinde değişikler yaşaması olarak açıklanabilir. Araştırmacıların hipnozla ilgili pek çok farklı görüşleri var, bir fikir birliği yok. Bazı araştırmacılar hipnoz etkisindeki bireylerin trans halinde olduklarını öne sürerken bazıları yükseltilmiş motivasyondan ibaret olduğunu savunmuştur, kimi araştırmacılar da bunun yalnızca plasebo etkisinden ibaret olduklarını belirtmişlerdir.
Freud hipnozu bilinçaltının kapısını açabilen bir anahtar olarak betimlemiş ve hipnoz esnasında kişinin biliçaltındaki engellerin ortadan kalkarak bu sayede bilinçaltındaki önemli unsurlara ulaşılabileceğini savunmuştur. Freud ve psikanalitik trrapistlerin çoğu bu şekilde düşünüyordu. Son zamanlarda psikanaliz etkisindeki bir yaklaşım ‘yeni çözüşme kuramı’ da hipnoz adına getirilmiş bir diğer kuramdır. Bu kurama göre ise hipnoz altındaki bireyin bilinci ikiye bölünür; yani bilincin bir kısmı değişikliğe uğruyorken bir kısmı hipnoz süresince ne olduğunun bilincindedir. İkinci kısmın durumu denetleyen gizli gözlemci işlevinde olduğu savunulur. Yapılan bir araştırmada hipnoza yatkın deneklere acı çekmeyecekleri söylenerek kollarını birkaç saniye çok soğuk bir suda tutmaları istenmiş. Aynı denekler hipnoz altında değilken hızlıca kollarını sudan çekmişler fakat hipnoz altındayken soğuk suya daha çok dayanmışlardır. Buna ek olarak araştırmacı deneklerden bir kollarını soğuk suda tutarken diğer kollarıyla yazı yazmalarını istemiş ve denekler fazlaca acı hissettiklerini belirtmişlerdir. Yeni çözüşme kuramını savunanlar bu sonucu bilincin hipnoz esnasında ikiye bölündüğünün bir kanıtı olarak nitelendirmişler yani hipnoz altındaki bölüm acıyı inkar ederken gizli gözlemci olan diğer bölüm ne olup bittiğinin farkındadır.
Bir de deneklerin hipnoz altındayken farklı bir bilinç düzeyine geçtiği düşüncesine karşı çıkanlar var: Sosyobilişsel kuramcılar. Bunlar ise insanların hipnoz altında değilken yapamayacakları şeyleri hipnoz altındayken de yapamayacaklarını söylüyor. Peki bu kuramcılar insanların hipnoz altındayken yaptıkları sıradışı şeylere nasıl bir açıklama getirmişler? Çoğu buna beklenti, güdülenme veya dikkatini yoğunlaştırma gibi kavramlarla cevap vermişler. Yararlandığım kaynakta buna şöyle bir örnek vermişler. Örneğin bir öğretmen öğrencilerinden kendi etraflarında dönmelerini istediğinde öğrenciler dönerler. Neden döndüklerini sorduğunda ise öğretmenleri istediği için döndüklerini söylerler. Aynı şekilde hipnoz altındaki deneklerin kendi etrafında dönmelerini izleyen pek çok insan da bu kişilerin hipnoz altında oldukları için döndüklerini düşünür. Yani aradaki fark ne? Hipnoz yapan kişi sihirli sözcükler mi söylüyor? Sosyobilişsel kuramcılar bu ikisini de aynı nedene bağlıyor, döndüler çünkü kendilerinden öyle yapmaları istendi.
Aynı zamanda hipnoz sonrasında deneklerin çoğu aksi söylenmedikçe hipnoz anında ne yaşandığını hatırlamadıklarını belirtirler. Çünkü hipnoz esnasında kendilerine çoğunlukla yaşananları hatırlamayacakları yönünde bildirimler verilmiştir. Hipnoz sonrası hafıza kaybı durumu senaristlerin veya yazarların da dikkatinden kaçmamış. Karakterlerin bazen kötü niyetli bir hipnozcunun etkisi altındayken normalde yapmayacakları pek çok şeyi yaptığını ve daha sonra da bunları hatırlamadığını dizilerde görmüşüzdür. Örneğin Akasya Durağı dizisinde Osman Aga hipnoz etkisindeyken kızı Dilek’i Obayana’ya vermeyi kabul ediyor. Tam da düğün gününde çok fazla el şıklatma ile göbek atıldığından Osman Aga bu şiddetli el şıklatmalarını duyuyor hipnozdan çıkıyor ve ‘Neler oluyor burada? Kızımı nasıl Obayana’ya verdiniz?’ diyor yani kızının onunla evlenmesini kabul ettiğini hatırlamadığını söylüyor. Bu hatırlamama durumu ve hipnoz dizilerde çokça kullanılmış. Akasya Durağı’nda hele çok fazla kullanılmış, özellikle Osman Aga üzerinde. Bir bölümde de Osman Aga hipnoz etkisindeyken altınlarını çaldırıyordu.
Sonuç olarak bu hafıza kaybı durumuna psikanaliz kuramcıları benlik izin vermediği sürece bilinçaltımızda saklı bazı bilgilere ulaşılamayacağını ve dolayısıyla da hipnoz sonrasında hatırlanamayacağını söylemişlerdir. Sosyobilişsel kuramcılar ise hipnoz deneklerine sonrasında bu deneyimi hatırlamamaları telkinlendiği için deneklerin de hatırlamak için bir çaba göstermediklerini savunmuşlardır.
PSİKOAKTİF MADDELER
Meditasyon ve Hipnoza ek olarak psikoaktif maddeler de bir insanın bilinç durumunda değişiklik yapmak için kullanılabilir. Psikoaktif maddeler kavramı da zaten davranışı, bilinci ve duygu durumunu etkileyen maddeleri tanımlıyor. Aklınıza yalnızca uyuşturucular gelmesin, sakinleştirici ve uyarıcı işlevi olan yasal ilaçlar veya daha aşina olduğumuz alkol, sigara ve kafein de bu grubun içinde yer alıyor.
ALKOL
İnsan yapımı ilk uyuşturucu olan alkol bütün dünyada kullanılıyor ve motor koordinasyonun bozulması gibi sorunlara yol açıyor. Alkol bir uyarıcı değil antidepresandır yani yatıştırıcı. Ne kadar içildiğine göre etkisi değişir. Sinir sisteminin birçok bölümünü etkiler. Daha az kaygılı ve ürkek hissedilmesine yol açar. Çok yüksek miktarda alkol beyin sapındaki hayati solunum reflekslerini bastırır; bu durum solunumun tamamen durmasına ve ölüme yol açabilir. Sürekli ve çok içmek tolerans, alışkanlık ve bağımlılığa sebep olabilir. Bir başka ciddi sorun ise sürekli ve çok içki içmenin sonucunda meydana gelen bilinç kararmasıdır. Bilinç kararması sırasında kişiler normal hareket eder gibi görünür ancak kendine geldikten sonra o anlara ait hiçbir şey hatırlamaz. Sürekli ve çok içmek karaciğer rahatsızlıklarına, alkolizm ve beyin hasarına yol açabilir.
Yapılan araştırmalarda anne babasından biri veya her ikisi de alkolik olan çocukların psikolojik risk faktörleri geliştirdikleri görülmüş. Bu faktörler sıra dışı, anormal ya da uyumsuz psikolojik ve duygusal özellikler olarak sıralanabilir. Ayrıca güven duymada zorluk, yakın kişisel ilişkilerde fazla bağımlı olmak, ve stresli durumlarda dürtüsel ve fazla duygusal tepki vermek gii durumlar da örnek verilebilir. Bu psikolojik risk faktörlerini taşıyan çocuklar büyüdüklerinde alkolik anne babalarının davranışlarını taklit etme eğilimi gösterebilirler veya kişisel, sosyal ya da işle ilgili stresli durumlarla karşı karşıya kaldıklarında alkol kullanımına başvurabilirler.
UYARICILAR
Kokain, amfetamin, kafein ve nikotin gibi bütün uyarıcılar, merkezi sinir sisteminin işleyişini etkiler ve dikkati, uyarılmayı, coşkuyu arttırır; iştahı ve yorgunluğu azaltır. Çok küçük dozları çok büyük etkiler sağladığından kokain ve amfetamin, çok güçlü birer uyarıcı olarak kabul edilir. Kafein ve nikotin ise hafif uyarıcılar olarak kabul edilir.
Amfetamin
Amfetaminin 1971 yılında yasaklanmasının ardından yasadışı laboratuvarlardı üretilen ve bir amfetemin türü olan metamfetamin kullanımında büyük artış oldu. Metamfetamin hem kimyasal yapısı hem de fizyolojik ve psikolojik etkileri ile açısından amfetamine benzerlik gösterir. Hap şeklinde alınan amfetaminin aksine, metamfetamin sigara gibi içilebilir ve ya da burundan çekilebilir ve hemen etkisini gösterir. Hem amfetamın hem de metamfetamin tansiyonu ve nabzı arttırır, duygu durumunu düzeltir, dikkat ve enerji artışı sağlar. Ancak her ikisi de alışkanlık ve bağımlılık yapma riski taşır. Amfetamin ve benzer uyuşturucuların başlıca etkisi dopamin salgılanmasını arttırmak ve geri alımı engellemektir. Araştırmalara göre dopamin cinsel ilişki gibi çeşitli keyif verici aktiviteler esnasında salgılanan bir nöroiletici. Yani metamfetamin gibi uyuşturucular kişiye ekstra zevkler yaşatıyor. Ama verdiği zevkin elbette bir bedeli var. Metamfetamin kullanıcıları ilk başta durmadan hareket eder ve belli davranışları durmadan tekrarlarlar. Sonra ilk baştaki coşku yerini depresyona, sinirlilik haline, uykusuzluğa ve gerçek paranoid duygulara bırakır. Metamfetamin kullanıcılarının, ödül/zevk devresinde görev yapan dopamin reseptörlerinin %15 azaldığı tespit edildi. Bu da kişinin normal şekilde zevk almasını engelliyor ve daha çok uyuşturucu kullanmasına yol açıyor. Uzun vadede felç, karaciğerde hasar, bellek kaybı görülebiliyor. Şimdi, diğer bir etkili uyarıcı olan kokaini inceleyelim.
Kokain
Kokain, vücuttaki zarlar tarafından emilebildiği için burundan çekilebiliyor. Kokain crack denilen konsantre hale getirilirse sigara gibi içilebilir ya da enjekte edilerek kullanılabilir ve kısa süreli de olsa yükselme anı meydana getirir. “Koka bitkisinin yapraklarından elde edilen kokain, amfetamin gibi psikolojik ve davranışsal etki yapabilme özelliğine sahiptir. Tıpkı amfetamin gibi kokain de tansiyonu ve nabız atışını; duygu durumu, dikkat ve enerji artışı sağlar. Kokain yüksek dozda alınırsa kaygı, duygusal istikrarsızlık ve şüpheciliğe yol açabilir.”
İnsanlar ya da maymunlar sınırsız kokain kullanma fırsatı bulduklarında açlıktan ölme noktasına gelene kadar sürekli olarak kullanabilirler.
Amfetamin gibi kokainin de başlıca etkisi dopaminin geri alımını engellemek. Sonuç olarak dopamin daha uzun süre sisteminde içinde kalarak komşu nöronları uyarmaya devam ediyor. Yine amfetamin gibi kokain de fizyolojik ve psikolojik uyarımı arttırıyor. Kokainin tek yasal kullanımı lokal anestezi olarak kullanılmasıdır. Çünkü vücuda haricen uygulandığında sinir akımlarının iletilmesini engelleyebiliyor.
Makul dozda kokain, kısa süreli olarak, yaklaşık 10 ila 30 dakika arasında yüksek enerji, uyarılma ve dikkatlilik hali gösterilmesini sağlar. Kullanıcılar daha iyi düşünebildiklerini ve performanslarının arttığını düşünerek yaptıkları işin kalitesini abartırlar. Yüksek dozda alındığında ise kokain; halüsinasyon görme, derinin altında böceklerin dolaştığı hissi ve bağımlılık gibi ciddi fiziksel ve psikolojik sorunlara yol açabilir. Kokain kullanımından kaynaklanan fiziksel sorunların arasında iştah kaybı, uykusuzluk, huzursuzluk ve (burundan çekme durumunda) burun kıkırdağının erimesi gibi sorunlar bulunur. Nispeten küçük dozlarda bile görülebilen ani ölüm vakaları, solunumun durmasından kaynaklanır. Kokain ayrıca çok güçlü bir kalp krizi tetikleyicisidir. Aşırı miktarda kokain kullanımının beyinde ödül/zevk merkezindeki dopamin reseptörlerini azalttığı tespit edildi. Bu azalmanın iki tane yıkıcı sonucu vardır: Birincisi, kullanıcı ayni miktarda keyif alabilmek için, aldığı dozu yükseltmek 20runda kalır ve bu durum alışkanlığa kadar devam eder. İkincisi ise, eskiden iyi bulduğu deneyimlerinden daha az keyif almaya başlar ve aradığı keyfi, uyuşturucu kullanımında aramaya devam eder. Bu durum, kullanıcıyı kokain kullanarak keyif almaya motive eder ve tedaviden kaçmasına yol açar. Kokain kullanıcıları genelde kokainin etkisi geçtikçe depresif hisseder ve bu depresif duygulardan kurtulmak için daha fazla uyuşturucu kullanmaya başlarlar. Zamanla bu bir kısır döngüye dönüşür. Bu yüzden aşırı miktarda kokain kullanan kişilerin bu yıkıcı kısır döngüden çıkabilmeleri için, genellikle profesyonel yardıma ihtiyaçları vardır.
Kafein
Kafein, dünyada en yaygın kullanılan psikoaktif ilaçtır. Bazıları kafeini alışkanlık yaratan bir madde olarak görmez ancak çoğumuzun sabahları bir kahve içmeden gözümüzü açamadığımız da bir gerçek. “Hafif bir uyarıcı olan kafein, orta derecede fizyolojik ve psikolojik uyarım yaratır, yorgunluk ve uyku halini azaltır, dikkat ve tepki süresini yükseltir.” Araştırmalara göre 125-800 miligram yani ağır dozda kafein alkol, nikotin ve kokaine benzer alışkanlık ve bağımlılığa yol açabiliyor. 300-1000 miligram ölçüsündeki daha yüksek dozda kafein ise depresyon, kaygı ve gerginlik durumlarına yol açabilir. Orta ve ağır dozda kafeinin kafein tüketiminin bir anda kesilmesi; baş ağrısı, sinirlilik, yorgunluk, kafein alma isteği ve enerji kaybı gibi yoksunluk belirtilerine sebep olabilir.
Nikotin
Kafeinden sonra dünyada en çok kullanılan psikoaktif madde nikotindir. “Nikotin, beyindeki ödül-zevk merkezini güzel duygular üretmek üzere tetiklediği için bir uyarıcıdır. Nikotin küçük dozlarda dikkati ve konsantrasyonu arttırır, kısa süreli belleği geliştirir. Sürekli nikotin kullanımı alışkanlık ve bağımlılık yaratır, sigarayı bırakmak ise yoksunluk semptomlarına yol açar.”
Halüsinajonler
Psikoaktif maddelerden biri de bilincimizde en büyük değişimleri üreten ilaçlardan biri olan halüsinojenlerdir (psikodelikler). Adından da anlaşıldığı gibi bu maddelerin kullanımı kişinin gerçekte var olmadığını bildiği sıra dışı deneyimlere yani halüsinasyonlara neden oluyor. Halüsinasyonlar da benlik ve benliğe ait olmayanlar arasındaki sınırın belirsizleşmesine, gerçek olmayan oluşumları görmeye sebep oluyor. Bu tür maddeler genellikle beyinde serotonini etkileyerek faaliyet gösterirler. Aynı zamanda bireyin hem dış dünyaya hem de iç dünyasına yönelik şekil, boyut gibi algılarını değiştirebilirler.
Bilinen halüsinojen maddelere örnek vermek gerekirse bunlardan biri LSD dir ve çok düşük dozlarda bile halüsinasyona sebebiyet veren güçlü bir ilaçtır. Algısal bozukluk gibi deneyimler yaşatır. LSD beynimizde serotonine tepki veren reseptörlere bağlanır ve böylece buradaki nöronları daha fazla uyarır. Aynı zamanda bulundurulması ve kullanımı yasadışıdır.
Bir diğer halüsinojen madde Psilosibin (Psilocybin) maddesidir ve sihirli mantar olarak bilinmektedir. İlk olarak bu maddeden M.Ö. 500 senesinde yaşayan Azteklerin duvar yazıtlarında bahsedildiğinin arkeologlar tarafından keşfedilmiş ve 1956 yılında bu sihirli mantarların örnekleri Albert Hoffman’a gösterilmiş. Hoffman mantarların aktif maddesinin psilosibin olduğunu belirtmiş ve mantarları kendisi denemiş ve devamlı şekil ve renk değiştiren görüntülerde meydana gelen bir girdaba benzeyen şeyler gördüğünden söz etmiş ve bunu uyanıklık rüyası kavramıyla açıklamış. Düşük dozda kullanımı keyif ve rahatlık verirken orta doz zaman ve mekanda algısal açıdan bozulmalara, yüksek doz ise algı ve vücut imgeleminde bozulmaların yanında bazen halüsinasyonlara yol açar. Bunun da kullanımı yasadışıdır.
Meskalin peyote kaktüsündeki aktif maddedir. Yüksek dozda kullanıldığında renk ve parlaklık açısından çeşitli örümcek ağına benzer şekiller, spiraller, tel örgüler veya tüneller gibi çok canlı görsel halüsinasyonların görülmesine sebebiyet verir. Beyindeki dopamin ve norepinefrin ileticilerinin harketliliğini artırdığından bu maddenin kullanımından 30-120 dk sonra beyinde maksimum yoğunluğa ulaşılır. Aynı zamanda sempatik sinir sistemini de etkileyerek nabzın hızlanmasına, vücut sıcaklığının yükselmesine sebep olur.
Son olarak tasarımcı uyuşturucularından bahsedelim. Tasarımcı uyuşturuları mevcut psikoaktif maddelerin ürettiği etkileri taklit etmek amacıyla tasarlanmış olan sentetik uyuşturuculardır. Bunlardan biri olan ve ecstasy olarak bilinen MDMA dan söz edelim. Bu madde alkol ve esrardan sonra en çok tercih edilen uyuşturucu ve etkileri ise duyuları yükseltmek, coşku duygusunu uyandırmak, vücut sıcaklığını artırmak olarak sıralanabilir. Yüksek oranda doğamin ve serotonin salgılanmasını neden oldur böylece beynin zevk ve ödül merkezini uyarır. Kullanımının ardından depresif hissetme, dikkat ve bellek eksikliği gibi deneyimler yaşanabilir ve aynı zamanda bazı araştırmacılar bu maddenin beyin hasarına da yol açabileceğinden endişelenmektedir.
Opiyatlar
Opiyatlar başlıca afyon, eroin ve morfin olarak sıralanabilir ve kullanım halinde genelde aynı etkilere sebep olurlar. Opiyatlar merkezi sinir sistemini yavaşlatıp fiziksel duyarlılığı ve uyaranlara tepki verme kapasitesini yavaşlatır ve başlıca üç etkisi ise aneljezi yani ağrı kesici, opiat coşkusu olarak tanımlanan uyku ve uyanıklık arasında keyifli bir hal ve kabızlıktır. Devamlı opiyat kullanımı ise beynin tolerans geliştirmesi ve aynı etkiyi yakalamak için dozun artırılması ardından alışkanlık yani bağımlılıkla sonuçlanır.
Araştırmacılar 1970li yıllarda beynimizde doğal olarak ortaya çıkan opiyat reseptörlerinin varlığını tespit ettiler. Morfin bu reseptörlere eriştiğinde coşku duygusu ve ağrı kesici aneljezik etkinin üretilmesini sağlıyor. Bununla birlikte yalnızca beynimizde değil midemizde de opiyat reseptörlerinin bulunduğu belirtilmiş ve bunların uyarılmasının da kabızlığa sebebiyet vereceği saptanmıştır. Aynı zamanda araştırmacılar beynimizdeki bu reseptörlerin beynimizin morfine benzer kimyasallar ürettiğini ortaya koymuş ve nörüiletici görevindeki bu kimyasallara da endorfin denilmiştir. Endorfin aynı morfin gibi aneljezik ağrı kesici niteliktedir. Düzenli kullanımın ardından beyin kendi endorfini üretmeyi bırakıyor ve dışarıdan gelen opiyatlara güveniyor böylece kişi opiyatlara bağımlı hale geliyor ve yoksunluk duygusu yaşamamak için dozu da artırıyor. Yüksek dozda kullanımı halinde kişinin nefes yetmezliği nedeniyle ölmesine kadar ileri gidiyor.
Bu madde hakkında şöyle bir yorum okumak istiyorum. Bu yorum Aerosmith grubundan Steve Tyler’a ait, kendisi eroin kullanıyormuş: ‘’Sana verdiği her şeyi geri almaya başlıyor. Bir süreden sonra tek umursadığın şey uyuşturucu oluyor. Ona ulaşmak için cehennemden bile geçersin, seni öldürüyor ama bunu umursamıyorsun bile.’’
Bu maddelerden müzdarip kişilerin tedavisinde kullanılması amacıyla ise opiyat reseptörlerini düzenleyerek çalışan ilaçlar geliştirilmiştir.
Bu ilaçlar agonistler ve antagonistler olarak ikiye ayrılmaktadır. Agonistler, opiyata yönelik var olan isteğin azaltılması için başka bir haz üretmek amacıyla opiyat reseptörlerine bağlanırlar. Opiyatlara nazaran daha az fizyolojik ve psikolojik hasara neden olurlar. Antagonistler de aynı şekilde opiyat reseptörlerine bağlanırlar fakat farklı olarak onları aktive etmezler aksine reseptörleri bloke ederler böylelikle opiyatların reseptörlere ulaşımı da engellenmiş olur. Bu doğrultuda antagonistler hiçbir haz duygusuna neden olmayarak opiyata yönelik isteğin de giderilmesine sebep olur.
Eroin bağımlısı bireylerin tedavisinde ise metadon denilen önemli bir agonist kullanılır. Ağız yoluyla düşük dozda alınarak eroine duyulan isteğin önüne geçer ve böylece yoksunluk semptomlarını önler. Bağımlılık geliştirici bir etkisi olsa da eroinle karşılaştırıldığında daha az psikolojik ve fizyolojik hasara sebep olur.
Yorumlar
Yorum Gönder