Ana içeriğe atla

Bölüm 1: Geçmişten Günümüze Psikoloji

Neden psikolojiye ilgi duyuyoruz, neden zihinsel yapımızı ve davranışlarımızın kökenini merak ediyoruz?

Çünkü insan merak eden bir varlık. Psikolojinin temelinin, çoğu bilim gibi felsefeye dayandığını biliyoruz. Filozoflar ise günlük yaşantılarından, sorgulamalarından yola çıkarak sorular sormuşlar. Psikolojik unsurlar ise hayatımızın neredeyse tamamında yer aldığı için bu soruların çoğu davranışlarımız, düşüncelerimiz ve sebepleri ile ilgili. Ayrıca insanlar davranışları ve düşünceleri kontrol edip yön verebilmek için bu konular üzerine çokça düşünüyor. Günümüzde medya veya siyaset gibi bir çok alan, psikolojik süreçleri kullanarak insanları yönlendiriyor.

Direkt bir tanım vermemiz gerekirse “psikoloji, davranışların ve zihinsel süreçlerin sistematik ve bilimsel olarak incelenmesidir.”  Çok geniş kapsamlı bir tanım olduğunun farkındayım bu sebeple didiklemeye bir kaç örnekten bahsederek başlayalım.  
Geleceğinizi belirleyecek bir sınavdan önce, kariyerinize yön verecek bir iş görüşmesinden önce veya hoşlandığınız kişiye açılmadan önce ellerimiz terler hatta bazılarımızın karnına ağrılar girer. Küçükken belki de yetişkinlik döneminde de stresli durumlar karşısında tırnaklarını yiyen bir çok kişi tanıyorsunuzdur belki de o kişi sizsinizdir. Bunlar herkeste var olabilecek sıradan olaylardır. Bir de nadiren görülen hafıza problemlerinden bahsedelim. Bir adam düşünelim. geçirdiği kaza sonucu bir çeşit hafıza kaybı yaşıyor. Hem eski anılarını hatırlamıyor hem de yeni anılar oluşturamıyor. Karsını her gördüğünde sen kimsin diye soruyor. Karısı kendini tanıttıktan üç dakika sonra tekrar karısına sen kimsin diye soruyor.
Bir de ben kendi ailemden bir örnek vermek istiyorum. Size 9 yaşındaki kuzenim Zeynep’ten bahsedicem. Zeynep bebekliğinden beri zıpır bir çocuktu. Her zaman çok hareketli ve çok konuşkandı. onun hep çok akıllı olduğunu tabiri caizse büyümüş de küçülmüş olduğunu söyler dururduk. 1. sınıfa başladığında  okulu çok seviyordu. Ancak senenin sonuna doğru özellikle 2. sınıfta okula gitmemek için ağlamaya başladı ve her zaman çok sinirliydi. Okul başarısı düşüktü ancak biz dersleri sevmediği için böyle olduğunu sanmıştık başlarda. Okul rehberlik hocasıyla görüştüğümüzde ise disleksi ihtimalinden bahsetti. Psikiyatristlerle yapılan görüşmeler testler raporlar derken disleksi böylece hayatımıza girmiş oldu.

Tüm bu örnekler psikolojinin konusudur ve psikolojinin hedefleri bu davranış şekillerini veya zihinsel süreçleri tanımlamak ardından sebebini açıklamaktır. Tanımlanan ve sebebi açıklanan davranışların belirli koşullar altında nasıl gelişeceği önceden kestirilebilir. Son hedef de davranışları kontrol etmektir.

PSİKOLOJİNİN TARİHSEL SÜREÇLERİ

Hocalarımızın bizi derslerde uyardığı bir konu vardı bu da psikolojinin geçmişinin uzun tarihinin ise kısa oluşuyla ilgili. Şöyle ki bizler derslerde veya kitaplarda genellikle bilimsel psikolojinin tarihini görüyoruz. Ancak Wundt 1879 da ilk psikoloji laboratuvarını kurmadan önce insanların davranışlar ve zihinsel süreçler hakkında bir fikri yok muydu? Elbette vardı. Psikolojinin kökenleri yunan filozoflarına kadar dayanır. Ancak biz bu bölümde bilimsel kökenlerine değiniyor olacağız. Felsefi kökenlerini merak edenler için ise Doğu Batı yayınlarından çıkan Psikolojinin Felsefi Tarihi adlı kitabını önerebiliriz.

1800lerin sonu 1900lerin başında felsefeden ayrılmaya başlayan psikoloji tek başına bir araştırma alanı haline gelmeye başlıyor. Bilimsel anlamda ilk adım ise 1879’da Wilhelm Wundt’un Almanya’nın Leipzig kentinde ilk psikoloji laboratuvarını kurmasıyla atılıyor. Ben bu bilgiyi ilk duyduğumda zihnimde çok kapsamlı bir bilim ve araştırma merkezi canlanmıştı ama öğrendim ki bahsedilen laboratuvar yalnızca toplar ve metronomlar gibi basit aletlerin bulunduğu harap bir yermiş. Peki Wundt bu basit aletlerle napıyordu? Topları platformlardan aşağı yuvarlayan veya metronom sesi dinleyen hastaların neler hissettikleri üzerinde duruyorlardı. Hislerin bu kadar üzerinde durulmasının sebebi ise Wundt ve takipçilerinin bu hislerin, zihnin yapısın anahtarı olduğunu düşünmeleridir. Ve bu yaklaşım yapısalcılık olarak adlandırılıyor. “Yapısalcılık; bilinçli zihinsel tecrübelerimizi oluşturan en temel unsurlardan olan duyum ve algıların incelenmesidir.”  Yapısalcılar incelemelerinde içe bakış yöntemini kullanmışlarıdır. Wundt’un psikolojiye en büyük katkısı bu içe bakış yöntemi olmuş. Tanımını verecek olursak içebakış; deneklerin kendi içlerine bakarak duyum ve algılarını ifade etmeleri suretiyle bilinçli zihin süreçlerinin keşfedilmesi yöntemidir. Bu yöntemi bir örnek vererek biraz daha açalım. Diyelim ki psikolojik bir araştırmaya gönüllü oldunuz. Size bazı müzik parçaları dinlettiler veya rastgele kelime grupları söylediler. Yapısalcılara göre bu çalışmada önemli olan nokta sizin hisleriniz. Kendinizi mutlu mu yoksa rahatsız mı hissettiniz? Uygulanan yöntemler sizde endişeye mi sebep oldu yoksa rahatlamaya mı? Ve önemli olan yalnızca sizin beyanınız. Fark ettiğiniz üzere fazlasıyla öznel olan bu yöntem tarafsız olamayacağı için çok fazla eleştirilmiştir. Modern psikoloji üzerinde de çok fazla etkisi olduğu söylenemez. Anlayacağınız  içebakış yöntemi Wundt için büyük ancak insanlık için küçük bir adımdır...

Şaşırmayacağınız üzere yapılsacıları eleştirenler yeni bir yaklaşım benimsediler: İşlevselcilik. 1890’da yayımlanmasına karşın şu anda psikolojinin konusu olan her türlü şeyi içerisinde barındıran bir kitap olan Psikolojinin Prensipleri’nin yazarı William James yani işlevselciliğin babası. Yalnızca işlevselciliğin değil yaptığı çalışmalar ve eğitim psikolojisine katkılarıyla modern psikolojinin de babası. Belki William James’i başka bir bölümde uzun uzun konuşuruz. Şimdi bakalım işlevselcilik yapısalcılıktan farklı olarak bize neler diyor. Wundt’a göre zihinsel faaliyetler temel bileşenlerden meydana geliyordu ve biz bu bileşenleri incelemeliydik bunun aksine James ise zihinsel faaliyetlerin amacı ve işlevleriyle ilgilenir. En önemli işlevi ise hayatta kalmak için uyum sağlamaktır. Net bir tanım vermemiz gerekirse işlevselcilik; bilincin yapısı yerine işlevini inceler, zihnimizin değişen çevre şartlarına nasıl uyum sağladığıyla ilgilenir.

James yapısalcılığa karşı eleştirilerinde yalnız değildi. O sıralar gastalt psikologları da Wundt’un yanıldığını düşünüyorlardı. Wertheimer ve arkadaşları çoğunlukla algı konusuyla ilgilenmişler ve günümüzde hala nesnelerin algılanması konusunda açıklamalar yapılırken gestalt prensiplerinden yararlanıyoruz. Daha önce bu gestalt’i duyduysanız mutlaka bütün parçaların toplamından fazladır cümlesini duymuşsunuzdur ya da duymamışsınızdır bilmiyorum, ben oldukça fazla duydum. Tanıma geçelim. “gestalt yaklaşımı algının, parçaların birleşmesinden daha fazlası olduğunu belirtir ve duyumların nasıl anlamlı algısal deneyimler olarak birleştiğini inceler.” Yapısalcılık yaklaşımın kısıtlılığını eleştirmişlerdir ve resmen Wundt’ a saçmalama bu kadar basit olmaz demişlerdir.

İşlevselciler ve gestaltçiler yapısalcılığı eleştirdi, tabi sonra işlevselcileri ve gestaltçileri de eleştirdiler. Herkes birbirini eleştirirken sıyrılıp dikkatleri üzerine çeken kim oldu dersiniz? Tabi ki de John Watson. 29 yaşında profesörlük unvanı almış olan Watson, davranışçlık yaklaşımını benimsemiştir. Zihnin işlevlerini ve bilinç süreçlerini tamamen reddeder ve içebakış yöntemini bilimsellikten tamamen uzak oluşu sebebiyle psikolojik bir teknik olarak kabul etmez. Ona göre psikoloji, davranışları inceleyen ve sonuçları önceden kestirip kontrol etmeye dayalı olan deneysel bir bilimdir. Hızlı yükselişi bilişsel yaklaşım tarafından sekteye uğrayan davranışçılığa Watson’ın şu meşhur ve iddialı sözleri ile veda edelim: “Bana eğitmem ve büyütmek için sağlıklı, iyi yapılanmış bir düzine çocuk verin. atalarının mesleği ve ırkı ne olursa olsun ben onların yeteneklerine, eğilimlerine, meziyetlerine, yatkınlıklarına aldırmaksızın, onlardan size, kendi seçimime göre doktor, avukat hatta dilenci ve hırsız yapayım"

-SEMA

Modern Yaklaşımlar

Evet, gelelim modern yaklaşımlara. Psikanalitik kuramla başlayalım. Aslında bu kuram için kendisinden sonra gelen kuramlara ve kuramcılara çok etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü psikanalitik kuramı ve kurucusu Freud’u psikolojiyle yakından ilgilenmeyen insanlar bile duymuştur. Ben de henüz psikolojiyle tanışmamışken onun hakkında birkaç şey biliyordum. Bu yönden bile bakıldığında gerçekten psikoloji için oldukça önemli bir isim. Bu kuram, psikolojinin konusunu bilinçle değil bilinç altı olaylarla ilgilenmek ve bunları çözümlemek olarak ele alıyor. Kuram, insanın davranışlarının büyük bir kısmının farkında olmadığını savunuyor, yani bilinçaltımızdaki istekler, korkular, arzu ve dürtülerin veya bastırılmış yaşantılarımızın biz farkında olmadan davranışlarımıza yön verdiğini dile getiriyor. Aslında bu oldukça korkutucu, sanki bizim verdiğimiz kararların mutlak belirleyicisi biz değiliz gibi. Bununla birlikte Freud, insanın cinsellik ve saldırganlık olmak üzere iki temel dürtüsü olduğunu söylüyor ve bu dürtülerin toplumda kabul görebilmek için bastırıldığını söylüyor.

Peki bu bastırılan davranışlar kayboluyor mu?

Hayır, Freud onların kaybolmadığını ve daha sonraki davranışlarımızda önemli etkileri olabileceğini ifade ediyor. Freud’a göre insanın hiçbir davranışı nedensiz değil, bunu açıklamak için de insanın bilinç yapısını bilinç, bilinç öncesi ve bilinçaltı kavramlarına ayırmış. Ve bunları topografik model başlığı altında toplamış. Aslında topografya bir yüzey şeklinin doğal engebelerini belirtecek şekilde kağıt üzerinde gösterme işlemi ve Freud da bu doğrultuda bilincin düzeylerini buzdağı benzetmesinden yola çıkarak açıklamış. Buzdağının görünen kısmına bilinç demiş ve bilinci o an farkında olduğumuz her türlü duyum ve yaşantıların bulunduğu düzey olarak açıklamış. Bilinçöncesini ise suyun altındaki biraz görünen kısma benzetmiş ve o an farkında olmadığımız, kendiliğinden veya yeterli bir çaba ile bilince getirilmesi mümkün olan bilgilerimizin ve yaşantılarımızın bulunduğu katman olarak açıklamış. Bilinçdışını ise buzdağının derinliklerdeki görünmeyen kısmına benzetmiş ve farkında olmadığımız ama davranışlarımızın çoğunu yönlendiren istek, dürtü ve güdülerimizden oluşan kısım olarak adlandırmış.

Bilinçaltının varlığını kanıtlamak mümkün mü?

Yalnızca dolaylı olarak kanıtlamak mümkün, örneğin rüyalar, dil sürçmeleri, bazı unutmaların altında yatan nedenler bilinçdışıdır ve bilinçdışı ancak bilince sansürlü olarak gelebilir. 

Daha iyi kavramak adına sınav korkusu örneği üzerinden psikanalitik yaklaşımı ele alabiliriz. Aslında araştırmalar bize yüksek sınav korkusu olan öğrencilerin düşük sınav korkusu olan öğrencilere göre yapılacak işleri daha çok erteleme eğiliminde olduğunu gösteriyor. Öğrencilerin de bu ertelemelerinin altında yatan nedenlerin genellikle tembellik, disiplinsizlik, motivasyon eksikliği ve zamanı kullanmayı bilmemeleri geliyor. Bu doğrultuda psikanalitik yaklaşım ertelemenin olası sebebi olarak temelde yatan kişilik problemlerine işaret ediyor. Ve çocukluk yaşantılarımızın ertelemeyi ne derece etkilediğini inceliyor. Örneğin araştırmacılar başarıyı anne baba takdiri ile bağdaştıran otoriter ebeveynlerin yetiştirdiği çocukların daha erteyeleyeci bireyler olduğu saptanmış. Çünkü bu tür ebeveynlerin çocukları herhangi bir görevde başarısızlığa uğradığında kendini kaygılı hisseder ve erteleme yolunu seçer. Yani sonuç olarak psikanalitik yaklaşım erteleme gibi çoğu davranışın temeldeki kişilik özelliklerimizden kaynaklanabileceğini düşünüyor ve bu doğrultuda inceleme yapıyorlar.

Gelelim insancıl yani hümanistik yaklaşıma… Bu yaklaşımda ise insanın değerli ve özgür olduğu, insanın doğası gereği iyi olduğu görüşü var ve bu görüşü savunan kuramcılar olarak Carl Rogers ve Abraham Maslow’u söyleyebiliriz. Bir felsefi akım olarak ise insani değerlerin savunulmasını esas alan dünya görüşü olarak açıklanmış ve bu akımın psikoloji alanındaki etkisi ise 20. yy’ın 2. yarısından itibaren hissedilmeye başlanmış. Aslında hümanistik psikoloji, davranışçılık ve psikanalitik yaklaşımın yanında kendini üçüncü bir güç olarak belirlemiş ve insan davranışlarının psikanalitiğin ele aldığı gibi insanın geçmişi ve içsel dürtüleriyle sınırlandırılamayacağını ve davranışçılığın ele aldığı gibi insanın uyarıcı- tepki gibi basit bir mekanizmayla açıklanamayacağını savunmuştur. 1960’larda bireysellik ve kişisel ifadeye yapılan vurgu, hümanistik psikolojinin büyümesi için uygun bir ortam hazırlamış çünkü hümanistik kuramın vurguladığı ‘kişilerin kendi eylemlerinden büyük oranda sorumlu oldukları varsayımı’ döneminin atmosferine de uygundu. Ayrıca bu yaklaşım insanı anlamlandırmada içe bakış ve empatiyi kullanmıştır. Hümanistik yaklaşıma göre insanın özü değil davranışları yanlıştır. Yani yanlış bir davranışta bulunsa bile insanın değeri azalmaz ve Maslow’a göre insanın kıskançlık gibi duygularının temelinde sevgi, ait olma ihtiyacı gibi özünde olumlu arzular yatmaktadır. Aynı zamanda insanın davranışını anlamlandırabilmek için önce insanı özgün bir birey olarak ele almak gerektiği savunulmuş. Abraham Maslow şöyle demiş, “Sahip olduğunuz tek şey bir çekiçse her şeyi bir çivi olarak görmeye başlarsınız.”  Yani insanı belli kalıplara sokarak incelemenin yanlış olduğunu, insanın tüm yönleriyle; iç dinamiklerinin yanında bulunduğu sosyal çevre, içinde bulunduğu ilişkiler, duygu ve düşünceleri ile birlikte ele alınması gerektiğini savunmuşlar. 

Son olarak pekiştirmek adına sınav korkusu örneğini ele almak gerekirse burada daha farklı bir bakış açısı var aslında. Örneğin hepimiz sınav kağıtlarımızın nasıl değerlendirildiğini görmek istemişizdir. Başarısız olduğumuzda bizden istenen şeyin zorluğunu sebep olarak göstermişizdir, başarılı olduğumuzda ise kendi çaba ve becerilerimizin bizi başarıya ulaştırdığını ifade etmişizdir. Araştırmacılar bu amaçla öğretmenlerin kendilerini başarısız gören öğrencilere yönelik cesaretlendirici faaliyetlerde bulunması gerektiğinden bahsediyor. Bu da bir bakıma insancıl yaklaşımın herkesin özgün ve biricik olduğunu ve kendi potansiyellerini keşfetmek ve gerçekleştirmek amaçlı eğitilmesi gerektiği vurgusunu bizlere gösteriyor.

Gelelim bilişsel kurama. Burada yine ünlü bir isim karşımıza çıkıyor, Piaget. Yine psikoloji alanındaki çok kıymetli isimlerden birisi. Aynı zamanda Bruner de burada tabii. Burada dikkat, algılama, bellek gibi zihinsel süreçler çok önemli. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliğini insanın dışarıdan gelen uyarıcıları işleyebilmesi ve anlamlandırabilmesi olduğu savunuluyor. Davranışların da bu zihinsel süreçler sayesinde şekillendiğini savunuyorlar ve bu zihinsel süreçlerin doğrundan gözlemlenemeyeceğini fakat davranışlarımızdan çıkarsayabileceği görüşü üzerinde durmuşlar. Yani davranışçıların yalnızca davranışı incelemekle yetinmesinin fayda sağlamayacağını aynı zamanda zihinsel süreçlerin de hesaba katılması gerektiğini savunmuşlar. Sonuç olarak insanın uyarıcıları algılayan ve anlamlandıran aktif bir varlık olduğu görüşündeler.

Yani davranışçıların uyarıcı- tepki bağı formülünün bilişselcilerde uyarıcı-organizma-tepki bağı şeklini alıyor diyebilir miyiz?

Evet, tam olarak böyle. Burada canlı, kanlı organizmamız var.

Sınav korkusunun bilişsel bileşeni olarak aşırı kaygıyı gösterebiliriz. Hepimiz illaki yaşamışızdır bunu, o kadar kaygılanmışızdır ki soruyu yanlış okuyup yanlış cevaplandırmışızdır. Aslında kaygıya direkt kötü bir şey olarak bakmamak gerekir. Bazen kaygı gerçekten gereklidir bizi bir uyarıcı olarak harekete geçirmek için ama fazlası da bizi olumsuz etkileyebilir. Kaygılarımızı ders çalışmaya kanalize edersek daha başarılı olabilirken ders çalışmak yerine şikayet etmeye kanalize ettiğimiz kaygılarımız bizi yanlış okumalara ve beraberinde pek çok hataya sürükleyebilir. Bu doğrultuda sınav korkusunun bilişsel bileşeni olarak aşırı kaygının performansımızı ne şekilde etkileyeceği biraz da bizim kaygılarımızı neye kanalize ettiğimize bağlı diyebiliriz. 

Son olarak biyolojik yaklaşımda ise karşımıza Adolf Meyer çıkıyor. Meyer, davranışları nörobiyolojik süreçlerle açıklamış ve organizmanın biyolojik yapısı anlamadan davranışlarının nedenlerinin anlaşılamayacağını savunmuş. Burada beyin ve sinir sistemi ile davranışlar arasındaki ilişkinin, bağların incelenmesinin gerekliliği savunulmuş. Meyer, insan davranışlarının açıklanmasında biyolojik faktörlerin önemini belirtmiş fakat yalnızca biyolojik faktörlerin etkili olduğunu savunmamış, aynı zamanda davranışların açıklanmasında psikoloji ve sosyal bilimlerin önemine de değinmiş. Bununla birlikte davranışın bir çevreye uyum süreci olduğundan da bahsetmişler. 

Biyolojik yaklaşım sınav korkusu örneğinde bizi aşırı terleme gibi istenmedik durumlara götürüyor. Örneğin hepimiz illa ki bir sınava girmeden önce, sınav esnasında veya sınavı düşündüğümüzde bile kalp atışlarımızın hızlandığını, ağzımızın kuruduğunu veya avucumuzun terlediğini deneyimlemişizdir. Stresli düşüncelerimiz bu duygusal bileşenleri tetikliyor ve bu da yine bilgiyi işlememize etki ederek hata yapmamıza sebep olabiliyor. Ki bu da en son isteyeceğimiz şey. Sonuç olarak biyolojik yaklaşım sınav korkusu örneğinde vücudumuzda meydana gelen biyolojik değişiklikleri inceleyerek açıklamaya çalışıyor diyebiliriz.

-İREM



Yararlanılan kaynaklar:



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bölüm 5: Biyolojik Temeller

Canlıların içsel süreçlerini ve dışsal çevrelerini tanımlayabilmeleri için bilgi elde ederek, vücut içinde bir ağ oluşturup sinyalleşme ile organların ve kasların aktivitelerini işleyen ve düzenleyen organ sistemine “sinir sistemi” denir. Sinir sistemi, merkezi ve çevresel olmak üzere iki ana bölümden meydana gelir. Merkezi sinir sistemi, beyin ve omurilikten oluşurken çevresel sinir sistemi ise merkezi sinir sistemi ile vücüdun tüm kısımları arasında iletişimi sağlayan uzun bağlantılardan meydana gelir. Çevresel sinir sitemi, somatik ve otonom sinir sisteminden oluşur. Somatik sinir sistemi, iskelet kaslarını merkezi sinir sistemine bağlar ve bu kasların istemli olarak çalışmasını sağlar. Yani bilinçli ve kendi isteğimizle yaptığımız hareketleri kontrol eder. Otonom sinir sistemi ise kalp, düz kas gibi istemsiz çalışan kaslara uyarı götürür. Sindirim, dolaşım, boşaltım ve hormonal sistemlerin kontrolü sempatik ve parasempatik sistemler ile sağlanır. Sempatik ve parasempatik sin...

BÖLÜM 2: Psikolojinin Alt Alanları

Psikolojinin alt alanları deyince çoğu insanın aklına direkt olarak bir divan bir uzman ve o divana oturup yaşamını anlatan bir insan geliyor öyle değil mi? Fakat aslında psikoloji yalnızca bu alandan ibaret değil. Yalnızca klinik veya danışmanlık boyutu yok psikolojinin. Klinik psikolojiden tut spor psikolojisine kadar alt alanları var. Çünkü insan tek bir boyutlu değil bu yüzden de pek çok açıdan davranışlarını, zihinsel süreçlerini incelemek ve anlamlandırmak gerekiyor. Psikolojinin her alt dalı bizlere ayrı bir perspektif sunuyor. Bu açıdan psikoloji bilimi insanı pek çok yönden irdeleyecek şekilde alt alanlara bölerek incelemiş ve bugün de burada elimizden geldiğince psikolojinin bu alt alanlarından bahsedeceğiz.  Gelişim Psikolojisi Bu alan bizlere insanın yaşam dönemleri boyunca bedensel, zihinsel, duygusal ve sosyal açıdan gelişimini açıklıyor. Örneğin 4 yaşındaki bir çocuğun önüne iki eşit uzunlukta ve genişlikte bir bardak koyalım ve bardakların eşit olduğunu teyit edelim...