Ana içeriğe atla

BÖLÜM: 3 BİLİNÇ, UYKU VE RÜYALAR

 BİLİNÇ VE ÖZELLİKLERİ

Algı, hafıza, problem çözme ve dil gibi bilinç işlevleri ve bilincin doğası psikolojinin önemli konuları arasındadır. Ancak maalesef bu konuları bir çerçeveye oturtacağımız, herkes tarafından kabul edilen bir bilinç teorisi hala ortaya konmamıştır. Elbette bilinç üzerine çalışan ve teoriler üreten birçok araştırmacı var ancak bilimsel çevrede çoğunlukça kabul edilmiş bir teori henüz yok. Bu durum da bilinç ve işlevlerini özellikle uyku ve rüyaları, bilinmeyenlerle dolu konular haline getirmekte. Ancak biz bu bölümde kafa karıştırmaktan uzak duracağız ve bilinenlerle devam edeceğiz. 

Geçmişte, davranışçılığın yükselişine kadar psikologların bilinç üzerinde durduğunu ilk bölümde anlatmıştık. Bilinç ve zihni eşdeğer tutan psikologlar, psikolojinin tanımını “zihnin ve bilincin araştırılması” şeklinde yapıyorlardı ve çalışmalarında iç gözlem yöntemini kullanıyorlardı. Watson ve arkadaşları ise psikolojinin bir bilim olabilmesi için davranışlara odaklanması gerektiğini ve nesnel ölçümler yapılması gerektiğini savundular. Bu sebeple oldukça öznel olan iç bakış yöntemini ve bilinç çalışmalarını reddettiler. 1960’lı yıllarda ise psikologlar, bilincin pek çok özelliğinin görmezden gelinmesinin psikolojik çalışmaları oldukça sınırlandırdığını bu sebeple bilinci tamamen göz ardı edemeyeceklerini anlamaya başladılar.

Kısaca bilincin tanımını yapacak olursak bilinç, “kendimizi ve çevremizi algıların, anların ve düşüncelerin farkına varacak şekilde gözlemeyi ve kendimizi ve çevremizi, davranışsal ve bilişsel aktivitelerimizi başlatabilmemizi ve sonlandırabilmemizi sağlayacak şekilde kontrol etmeyi içermektedir.”  Bu tanımda dikkat etmemiz gereken iki nokta var: gözlem ve kontrol.

Gözleme değinecek olursak dışarıdan bilgi alırken veya çevremizdeki değişiklikleri fark ederken hep etrafı gözleriz. Bu noktada gözlem yaparken yalnızca görme duyumuzu kullanmadığımızı belirtmekte fayda var. Dışarıdan yüksek bir ses veya mutfaktan tıkırtılar geldiğinde, sabah okula veya işe gittiğimizde hava soğukken öğlen bir anda bunaltıcı sıcaklardan oflamaya başladığımızda, bir fırının önünden geçerken burnumuza bizi mest eden kokular geldiğinde, tüm bu örneklerde farklı duyularımızı kullanarak gözlemler yaparız ve gözlemler sonucu alınan bilgi zihnimiz tarafından işlenir ve böylece çıkarımlarda bulunuruz ve davranışlarımız şekillenir. Mutfaktan gelen tıkırtının erkek kardeşimizin yeni yaptığımız keki tırtıklamasından dolayı geldiğini anlarız ve hemen mutfağa koşarız. Fırından gelen kokunun taze çıkmış poğaça olduğunu anlar ve kendimizi fırının içinde buluruz aniden. Ancak dışarıdan gelen tüm uyaranları aynı ölçüde işlememiz mümkün değil. Bir kafede kitap okurken bir anda tüm ortam sesi kaybolur, yalnızca siz ve okuduğunuz olay vardır. Kalabalık bir yerde arkadaşınızı ararken yalnızca onun yüzüne odaklanırsınız. Dikkatimiz seçicidir.

Bir de kontrol boyutu var meselenin. Burada değinmemiz gereken noktalar davranışlarımızı planlamak, başlatmak ve yönetmek. Hepimiz her an plan yapıyoruz. İster yarın ne giyeceğimizi ister kariyerimizi planlayalım durum böyle. Her iki durumda da planlarımızın çevremize ve koşullara uygun olmasına dikkat ederiz. Yarınki hava durumuna veya gideceğimiz yere göre giyeceklerimiz değişir, hayat şartlarımıza ve beklentilerimize göre de kariyer hedeflerimiz. Planlarımızı yaparken farklı olasılıklar sonucu doğabilecek farklı sonuçları düşünür, seçimler yapar ve uygun adımları atarız. İşte tüm bu adımlar bilincin kontrol boyutunu oluşturur.

Davranışlarımızın hepsinin bilincimiz kontrolünde gerçekleştiğini söyleyemeyiz, aynı şekilde bilinç düzeyimizde yürüttüğümüz tüm problem çözme çabalarımız sonuca ulaşmayabilir. Modern psikoloji bize bu noktada şunları söylüyor. Zihinsel faaliyetlerimize bilinç yanında bir de bilinçdışının müdahale ettiği ve çoğu karar ve davranışımızın bilinç düzeyinin dışında yürütüldüğü. Yaşadığınız bir problemin çözümünün birden bire aklınıza geldiği olmuştur ve geriye dönüp baktığınızda neyden yola çıkarak bu çözüme ulaştığınızı hatırlayamayabilirsiniz. İşte bunun sebebi problem çözme ve karar verme süreçlerinin büyük ölçüde bilinç düzeyinin dışında yürütülmesidir. Tabi bu durum davranışlarımızın yalnızca bilinçdışından etkilendiği anlamına gelmiyor. Bilinç düzeyinin etkisini de göz ardı edemeyiz. Bilinç yalnızca devam eden davranışları izlemekle kalmaz, o davranışın yönetilmesinde ve kontrol edilmesinde de aktif bir rol oynar.

Gelin bilinçdışı düzeyini biraz daha açalım. Günümüzde konuştuğumuz bilinçdışı kavramının temelleri Freud’un psikanalitik kuramına dayanır. Freud, görüşleri ve ortaya attıklarıyla uzun süre hatta günümüzde bile eleştirilen ve tartışılan biri olmuştur. Freud’ a göre bilinçdışı, “bilinç düzeyine ulaşamayan bazı anılar, dürtüler ve arzular” taşır. Freud şöyle diyor özetle: bizler duygusal açıdan bize acı veren duygu, düşünce ve yaşantılarımızı bastırırız bu sebeple bastırılan duygu, düşünce ve yaşantılarımız bilinçdışı düzeyine taşınır ve bu düzeyde biz onların farkında olmasak bile davranışlarımızı etkiler. Bastırılmış düşünceler ve dürtüler bilinç düzeyimize erişemez, ancak dolaylı yollarla etkilerini gösterebilirler. Bu dolaylı yollara ise rüyalarımız ve dil sürçmelerimizi örnek verebiliriz. Freud sürçmesi veya parafraks olarak da adlandırılan bu olay aslında çoğu zaman başımıza gelen ve büyük ihtimalle üzerine hiç düşünmediğimiz bir mesele. Örneğin uzun süredir konuşmadığınız bir arkadaşınız ile karşılaştınız ve yaptığınız ayaküstü muhabbetin ardından “yakın zamanda mutlaka görüşmeyelim” diyerek dil sürçmesi yaşadınız. Başka bir örnekte de sevgilinize eski sevgilinizin ismiyle seslendiniz. Ve tüm bu dil sürçmelerini farkında olmadan yaptınız. Size göre basit bir dil hatası veya dikkatsizlik olabilir ama Freud’un bu konu hakkında daha farklı düşünceleri var. Freud’a göre dil sürçmeleri bilinçaltımızın konuşmalarımızda kendini gösterme şeklidir. Yani yasaklı veya toplum tarafından ayıplanan veya yaşadığımız bir olay sonucu bastırdığımız ve bilinçaltında yer alan şeyler kendilerini dilde göstermeye başlıyorlar.

Dikkatimizin seçici olduğundan ve çevremizde olup biten her şeye aynı ölçüde odaklanamayacağımızdan bahsetmiştik. Ancak odaklanmadığımız, biz başka bir şeyle ilgilenirken etrafımızda olup bitenlerin bilincimiz üzerine etkisi olmadığını söyleyemeyiz. Kafede kitap okumak örneğine geri dönelim. Okuduğunuz kitaba odaklanmış durumdasınız ve çevreden gelen seslerin farkında bile değilsiniz. Ancak yan masanızda sizin adınız veya okuduğunuz okulun adı geçtiği anda onları aktif bir şekilde dinlememenize rağmen dikkatiniz hemen o masaya kayar. Özel bir işaret dikkatinizi diğer konuşmaya çekene kadar, o konuşmanın yapıldığının bilinç düzeyinde farkında değildiniz. Yapılan araştırmalara göre bilinç düzeyinde algılamadığımız uyaranları kaydetmekte ve değerlendirmekteyiz. 

Bir de bilinç öncesi meselesi var. Bu düzeyde ise ihtiyaç duyduğumuzda bilinç düzeyine aktarabileceğimiz anı ve düşünceler yer alıyor. İlkokul öğretmeninizin adı veya çocukluk arkadaşınızla olan anılarınız gibi. Anılar ve düşüncelerin yanı sıra araba sürmek, bisiklet sürmek veya ayakkabı bağlamak gibi öğrenilmiş beceriler de burada bulunur. Bilinç öncesi ile bilinçdışı arasındaki en büyük fark ise bilinç öncesinde yer alan anı ve düşünceler çabayla bilinç düzeyine aktarılabilirken bilinçdışı için böyle bir durumun ancak psikoterapi ve farklı profesyonel yöntemlerle ile gerçekleşiyor olmasıdır.

UYKU VE RÜYALAR

Uyku ve rüyalar başlığı altında uyku sırasında gerçekleşen zihinsel aktivitelerimize, rüyalara ve rüyaların insan psikolojisi üzerindeki yorumlamalarına değineceğiz. Hayatımızın üçte birini uykuda geçiriyoruz ve uykumuzda da rüyalara ev sahipliği yapıyoruz. Uyku esnasında bilinenin aksine beynimiz çalışmaya devam eder ve aktivite halindedir. 

Öncelikle sirkadiyen ritimden bahsedelim. Sirkadiyen ritmi kısaca vücudumuzun biyolojik saati yani iç saatimiz olarak tanımlayabiliriz. Uyarılma düzeylerimiz, vücut sıcaklığımız, metabolizma ve kalp atış hızımız, hormonal aktivitelerimiz iç saatimize göre hızlanır ya da yavaşlar. Çoğu zaman da bu aktiviteler gündüz hızlı çalışırken gece yavaşlar. Hayat şartları bazen iç saatimize uymayabilir bu da bilişsel ve davranışsal olarak bizi etkileyebilir. Örneğin gece vardiyasında çalışan insanlar bu sebeple bilişsel ve bedensel zorluklar yaşayabilirler. Bir diğer örnek ise uzun süren uçuşlar sonrasında jet lag yaşayan insanlar. Bu da yine sirkadiyen ritmimizi bozan unsurlardan. Yani vücudunuz saatin çok geç olduğunu söylüyor ve pek çok fizyolojik aktivitenizi en düşük seviyeye ayarlıyor fakat bulunduğunuz yerdeki saat öğlen saatlerini gösteriyor ve sizden öğlenmiş gibi davranmanızı istiyor. Araştırmacılar insanların sirkadiyen ritmini düzenlemek amacıyla bu insanları ışığa maruz bırakmanın etkili olabileceği sonucuna varmışlar. 

Gelelim uykunun evrelerine. İlk olarak 4 evreden bahsedeceğiz ve bu dört evre yavaş göz hareketleri anlamına gelen rem olmayan yani nonrem uykusu başlığı altında toplanıyor. Nonrem uykusunun genel işlevleri restorasyon ve korunumdur. 1. evre uykunun ilk ve en hafif evresi. Burada uyku ve uyanıklık arasındayız, bu evrede beynimiz teta dalgaları üretmeye başlıyor. Bu evrede düşme hissi gerçekleşebilir ve bu hipnik sıçrama denilen şeyi tetikler. Hipnik sıçrama bazı geceler uykuya dalarken yaşadığımız ani kas seğirmelerine verilen ad. 2. evre ise uykunun biraz daha derin bir evresi yani 1. evredeki birini uyandırmak daha kolayken 2. evredeki birini uyandırmak daha zordur. Bu evrede teta dalgaları artış gösteriyor. Burada uyku iğciği denilen hızlı ritmik beyin faaliyetleri görülüyor. Bazı araştırmacılara göre uyku iğcikleri birtakım bilişsel veya algıları engelleyerek rahat bir uyku uyumamızı sağlıyor. Mesela gürültüye rağmen uyuyan insanlar.

3. ve 4. evrede ise yavaş dalga aktiviteleri görülür. Delta dalgaları. Burada top patlasa duymuyoruz çünkü çok derin bir uykudayız. Eğer rüyamızda konuşuyorsak işte tam da bu evrede bunları yapıyoruz. Ardından Rem uykusu -rapid eye movement- yani hızlı göz hareketleri geliyor. Adından da anlaşıldığı gibi bu evrede gözlerimiz hızla hareket ediyor. Rüyalarımızı da genellikle bu evrede görüyoruz. Çoğu araştırmacı bu uykuda uyanıkken öğrendiklerimizin hafızaya kaydedildiği düşünüyor. Aynı zamanda rem uykusunda görülen rüyaların tümünün günlük hayatımızda deneyimlediğimiz şeylerin bir yansıması olduğu ve deneyimlenmemiş hiçbir şeyin rüyasının da görülemeyeceği düşünülüyor. Buna örnek verecek olursak, her insan bir yerden düşme rüyası görebilir ve düşüş hissini hissedebilir ama her insan çakılma anını hissedemez çünkü bunu hissetmesi için önce bunu deneyimlemesi gerekir.

 Normal bir gece uykusunun evreleri bu şekilde gerçekleşiyor ve uykunun ilk dört evresinden yani nonrem uykusundan geçmek 90 dakika sürüyor. Rem uykusu ise yaklaşık 10 dakika sürüyor. Gece boyunca bu yaklaşık 100 dakikalık döngüden yaklaşık 4-6 kez geçiyoruz. Her döngü ile derin uykuda geçirdiğimiz süre yani 3 ve 4. evrelerde geçirdiğimiz süre azalır ve rem uykusunda geçirdiğimiz süre artar. Son döngüde Rem uykusunda neredeyse 1 saat bile geçirebiliriz. Sonuç olarak nonrem uykusu tüm uyku süremizin yaklaşık yüzde 75, 80 gibi bir bölümünü oluştururken, Rem uykusu yüzde 25, 30 gibi bir bölümünü oluşturur. Tabii her bireyin aynı sürede uyumadığını da unutmayalım.

RÜYALAR

Biraz da rüyalardan bahsedelim. Rüya araştırmaları genellikle uyuyan kişilerin rem ve nonrem uykuları esnasında gözlemlenmesiyle gerçekleşiyor. İnsanlar rem uykuları esnasında uyandırıldıklarında daha çok rüyalarını bildirseler de nonrem uykusu esnasında da rüyalar görülebiliyor. Aslında çoğu kültürde rüyaların insan yaşamı üzerinde etkileri olduğu savunuluyor. Rüyaların kişisel ve kültürel anlamlarının önemli olduğuna inanılıyor. 

Freud, serbest çağrışımla yaptığı uygulamalarda hastalarının çoğunlukla rüyalarından bahsettiğini ve bu rüyaların çoğunlukla sorun olarak belirttikleri konularla ilişkili olduğunu fark etmiş ve rüyalar üzerine düşünmeye, özellikle kendi rüyalarını çözümlemeye başlamıştır. Bu doğrultuda kendi yazmış olduğu “Rüyaların Yorumu” isimli kitabında da vermiş olduğu örneklerin çoğu kendi rüyalarıydı. Bu çalışmalarının ardından Freud rüyaları, “bilinçdışına gizlenen arzu ve dürtülerin bilinç düzeyindeki anlatım şekli” olarak tanımlamış ve bu anlamda önemli rüya teorileri ortaya koymuştur. Freud, rüyaları “bilinçdışına uzanan ana yol” olarak nitelendirmiştir. Freud’a göre insanlar bilinçdışındaki güçlü arzularını rüyalarında sembolik şekillerle ifade ediyorlardı. Bu arzular üstü kapalı, saklı olarak ortaya çıkıyordu çünkü daha çok yasak, uygunsuz arzuları içeriyordu. Yani sansür, örtük olan içeriği açık içeriğe çevirir. Bu durum çeşitli mekanizmalarla sağlanır. Bunlardan ilki simgeselleştirmedir. Bu mekanizmada çoğu nesne doğrudan değil, simgelerle dolaylı olarak ve maskelenerek belirir. Örneğin rüyalardaki odaların kadınları simgelemesi karmaşık makinelerin ise cinsel organları simgelemesi gibi. Freud burada simgeleştirmenin asıl amacını rüyanın gerçek içeriğini gizleyip rüyayı göre kişinin tedirgin olmasına izin vermemek olarak açıklamış. İkinci mekanizma ise yön değiştirme. Bu mekanizmada ruhsal enerji rüyanın gizli içeriğinden simgelere aktarılır. Örneğin bir kişi rüyasında babası yerine tanımadığı bir adamın imgesini görebilir ve babasına ait ruhsal enerji bu yabancı adam imgesine transfer olur ve rüyanın sürmesine yarayan ruhsal güç yine de babadan kaynaklanır. Üçüncü mekanizma ise daraltma. Burada bilinçdışındaki arzularımız birleşip tek bir imgeyle rüyalarımızda karşımıza çıkar. Örneğin rüyamızda korkunç bir varlık gördüğümüzde bu varlık, hem çevremizdeki insanların kötü yönlerinin hem de bizim kötü yönlerimizin bir birleşimini ifade ediyor olabilir. Sonuncu mekanizma da yansıtma. Bu mekanizma ile kendi bilinçaltımızdaki kabul edilebilir olmayan arzu ve dürtülerimizin rüyada kendimizde değil de bir başkasında görürüz, yansıtırız. 

Ben rüyalarını maalesef hiç hatırlamayan bir insanım. Yine bahsettiğim kaynaktan okuduğuma göre bunun sebebi Rem uykusu sırasında veya ona yakın bir zamanda uyandığımızda rüyaları daha kolay hatırlamamızmış, nonrem sırasında hatırlamak daha zormuş. Eğer benim gibi rüyalarını hatırlamıyorsanız daha kolay hatırlamak için alarm kurduğunuz saati değiştirmek faydalı olabilir.

Bunların yanında pek çok kültürde rüyaların ortak olarak paylaşılması ve yorumlanması bir kültür özelliğidir. Zimbardo’nun Psikoloji ve Yaşam isimli kitabında Ekvator’daki Archur yerlilerinin günlük yaşamlarından hareketle şunlardan bahsedilmiş: Her sabah olduğu gibi köyün erkekleri birlikte küçük bir çember şeklinde otururlar. “Bir gece önce gördükleri rüyaları paylaşırlar. Bu günlük rüya paylaşma ritüeli Archur yerlilerinin hayatlarının çok önemli bir parçasıdır. Onların inancına göre her birey kendisi için değil, tüm topluluk için rüya görmektedir. Bireysel deneyimler toplu eylemlere hizmet etmektedir.” Görüldüğü gibi bu toplumda rüyaların ortak bir şekilde paylaşılmasından sonra rüyaların yorumlanmasında ortak bir karar aranıyor yani rüyaların bir topluluk için görüldüğü fikri var.

Freud’un rüya teorisinde rüyalar geçmişe, çocukluk deneyimlerimize ve arzularımıza doğru bir bakış olarak karşımıza çıkıyorken bazı kültürlerde rüyaların geleceğe yönelik öngörü niteliği taşıdığına inanılmıştır. Örneğin yine aynı kitapta Orta Brezilya’da yaşayan Kalapalo yerlilerinin rüya yorumlarına yer verilmiş. “Rüyamızda ateşte yanıyorsak sonraları vahşi bir şey tarafından ısırılacağız, uzun bir yol görürsek veya orman içindeki geniş bir ırmağı geçersek uzun yıllar yaşayacağız” gibi. Görüldüğü gibi geleceğe yönelik yorumlar yapılmış, bu da yine rüya yorumlarının kültürden kültüre pek çok çeşitlilik içerdiğini bize gösteriyor.


UYKU PROBLEMLERİ

  • Uykusuzluk

Uykusuzluk, uykuya dalmak ya da gece boyunca uykuyu sürdürmekte yaşanan zorlukları tanımlar. Uykusuzluk yaşayan bir kişi gün içinde büyük oranda yorgunluk, konsantrasyon eksikliği, bellek sorunları yaşar ve kendini sağlıksız hisseder. Sebeplerini iki başlık altında inceleyebiliriz: psikolojik sebepler ve fizyolojik sebepler.

Stresli bir gün geçirmeniz, kişisel sorunlarınız, iş ve eğitim hayatınız konusunda endişe duymanız, bir kayıp ya da ölümün üzüntüsünü yaşamanız uykusuz geceler geçirmenize sebep olabilir. Biz öğrencileri ise genelde sınav kaygısı ve bazen tüm sezonunu gece oturup bitirdiğimiz diziler yüzünden veya vize ve final haftalarımız yüzünden sürekli değişen uyku düzenimiz uykusuz bırakıyor. Bu bahsettiklerimiz psikolojik sebeplerdi. Fizyolojik sebeplere baktığımız zaman ise karşımıza sağlık sorunları, kronik alkol ve madde kullanımı çıkıyor.

Uykusuzluk nöbetlerinin tedavisi için hem ilaçsız hem de ilaçlı tedavi yöntemleri bulunuyor. İlaçsız tedavide yöntemler değişse de hepsinin amacı kişinin aşırı kaygılanmasına engel olarak uykusuzluğun genel sebebi olan gerilimi azaltmak. Uykusuzluk ile ilgili ciddi problemler ise kısa vadede ilaç tedavisi ile tedavi edilebiliyor. Üç haftadan uzun süren uykusuzluk kronik uykusuzluk adlandırılır, bu durumda doktorlar uyku ilacı verebilir.

  • Uyku Apnesi

Uyku apnesi kişinin uyku sırasında aralıklarla nefes almayı bıraktığı bir sorun. Kişi uykuda nefes almayı bırakır ardından uyanıp nefes aldıktan sonra tekrardan uykuya dalar ve bu durum gece boyunca aralıklarla tekrar eder. Burada aralıklarla tekrar etmesinden kastedilen sayı 300- 400 leri bulabilir.  Bu şekilde defalarca uyanmak kişinin gün içerisinde uykusuzluk çekmesine ve yorgunluk hissetmesine sebep olur. Kişinin çok sık horlaması, fazla kilolu olması, alkol kullanması veya uyku ilacı alması uyku apnesi geliştirme ihtimalini arttırabilir. Tedavi yöntemleri ise şiddetine göre değişkenlik gösterebiliyor. Yararlandığım kitapta pijamanın arkasına tenis topu koyma örneğini okuduğumda anlam verememiştim, ancak sırt üstü yatmasını engellemek için yapıldığını anladığımda biraz daha mantıklı gelmeye başladı. En etkili tedavi yönteminin burna takılan bir cihazdan sürekli hava alınması olan uyku apnesinin ağır vakalarında ise ağızlık kullanmak veya çene ve bademciklerle ilgili cerrahi işlemler etkili olabiliyor.

  • Narkolepsi

Narkolepsi, genelde uyku nöbetleri ya da gün içinde kısa uyku süreçleri şeklinde görülen aşırı uyuma hali ile kendini belli eden kronik bir bozukluktur. Bu uyku nöbetlerini genelde büyük duygusal değişiklikler tetikler ve kısa rem süreçleriyle ve kas kontrolünün kaybıyla ilerler. Bahsedilen uyku nöbetleri şu şekilde gerçekleşiyor: Bir anda, belki araba sürerken belki de yemek yerken veya bir sınavın ortasında birdenbire uyuyakaldığınızı düşünün. Bu duruma hiçbir şekilde karşı koyamıyorsunuz. İşte böyle bir hayat narkolepsi hastaları için yaşanmaz bir hale geliyor. Bu durum yalnızca insanlarda değil hayvanlarda da görülüyor. Narkolepsinin kesin nedeni henüz tam  olarak  tanımlanamadığından  tedavi  stratejileri daha  çok  belirtilere  yöneliktir. Amaç narkolepsi  belirtilerinin  kontrol  altına  alınmasıdır.

  • Gece Terörü

4-12 yaş arasındaki çocuklarda görülen ve ergenlikte kaybolan gece terörü genelde keskin bir çığlıkla başlayan, korkuyla aniden uyanma şeklinde devam eden, kalp atışlarının ve nefes alıp vermenin hızlandığı, korku veren deneyimlerdir. Ertesi sabah ise çocuk bu deneyimi hatırlamaz.



YARARLANILAN KAYNAKLAR




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bölüm 1: Geçmişten Günümüze Psikoloji

Neden psikolojiye ilgi duyuyoruz, neden zihinsel yapımızı ve davranışlarımızın kökenini merak ediyoruz? Çünkü insan merak eden bir varlık. Psikolojinin temelinin, çoğu bilim gibi felsefeye dayandığını biliyoruz. Filozoflar ise günlük yaşantılarından, sorgulamalarından yola çıkarak sorular sormuşlar. Psikolojik unsurlar ise hayatımızın neredeyse tamamında yer aldığı için bu soruların çoğu davranışlarımız, düşüncelerimiz ve sebepleri ile ilgili. Ayrıca insanlar davranışları ve düşünceleri kontrol edip yön verebilmek için bu konular üzerine çokça düşünüyor. Günümüzde medya veya siyaset gibi bir çok alan, psikolojik süreçleri kullanarak insanları yönlendiriyor. Direkt bir tanım vermemiz gerekirse “psikoloji, davranışların ve zihinsel süreçlerin sistematik ve bilimsel olarak incelenmesidir.”  Çok geniş kapsamlı bir tanım olduğunun farkındayım bu sebeple didiklemeye bir kaç örnekten bahsederek başlayalım.   Geleceğinizi belirleyecek bir sınavdan önce, kariyerinize yön verecek...

Bölüm 5: Biyolojik Temeller

Canlıların içsel süreçlerini ve dışsal çevrelerini tanımlayabilmeleri için bilgi elde ederek, vücut içinde bir ağ oluşturup sinyalleşme ile organların ve kasların aktivitelerini işleyen ve düzenleyen organ sistemine “sinir sistemi” denir. Sinir sistemi, merkezi ve çevresel olmak üzere iki ana bölümden meydana gelir. Merkezi sinir sistemi, beyin ve omurilikten oluşurken çevresel sinir sistemi ise merkezi sinir sistemi ile vücüdun tüm kısımları arasında iletişimi sağlayan uzun bağlantılardan meydana gelir. Çevresel sinir sitemi, somatik ve otonom sinir sisteminden oluşur. Somatik sinir sistemi, iskelet kaslarını merkezi sinir sistemine bağlar ve bu kasların istemli olarak çalışmasını sağlar. Yani bilinçli ve kendi isteğimizle yaptığımız hareketleri kontrol eder. Otonom sinir sistemi ise kalp, düz kas gibi istemsiz çalışan kaslara uyarı götürür. Sindirim, dolaşım, boşaltım ve hormonal sistemlerin kontrolü sempatik ve parasempatik sistemler ile sağlanır. Sempatik ve parasempatik sin...

BÖLÜM 2: Psikolojinin Alt Alanları

Psikolojinin alt alanları deyince çoğu insanın aklına direkt olarak bir divan bir uzman ve o divana oturup yaşamını anlatan bir insan geliyor öyle değil mi? Fakat aslında psikoloji yalnızca bu alandan ibaret değil. Yalnızca klinik veya danışmanlık boyutu yok psikolojinin. Klinik psikolojiden tut spor psikolojisine kadar alt alanları var. Çünkü insan tek bir boyutlu değil bu yüzden de pek çok açıdan davranışlarını, zihinsel süreçlerini incelemek ve anlamlandırmak gerekiyor. Psikolojinin her alt dalı bizlere ayrı bir perspektif sunuyor. Bu açıdan psikoloji bilimi insanı pek çok yönden irdeleyecek şekilde alt alanlara bölerek incelemiş ve bugün de burada elimizden geldiğince psikolojinin bu alt alanlarından bahsedeceğiz.  Gelişim Psikolojisi Bu alan bizlere insanın yaşam dönemleri boyunca bedensel, zihinsel, duygusal ve sosyal açıdan gelişimini açıklıyor. Örneğin 4 yaşındaki bir çocuğun önüne iki eşit uzunlukta ve genişlikte bir bardak koyalım ve bardakların eşit olduğunu teyit edelim...